|
Yörük Köyü
Tarihi kimliği, yeşil
dokusu ve mimarlık mirası büyük ölçüde korunmuş olduğu için
dünya kültür varlıkları listesinde yer alan Safranbolu'nun biraz
açıklarında, daha çok küçük çapta fakat, karakterini daha fazla
korumuş bulunan şirin bir köy yatıyor: Yörük Köyü.
Safranbolu'dan başka
bir farkı olarak, hiç bozulmamış bir tabiat dekoru içinde yer
alan ve temiz rüzgarların estiği yemyeşil kırlıklar aşılarak
ulaşılan bu köy, ancak az sayıda kişinin tanıdığı ve ziyaret
edebildiği, bir kültür hazinesi. Kapağı yarı alanmış bir hazine
sandığına da benzetebiliriz.
Özgür ve bakir yeşil
kırlar ve ekin tarlaları geçilerek köye yaklaşıldığında,
girişte, önce 2 taraflı tarihi bir mezarlık, gelenleri selamlar.
İçinde taht şehri İstanbul'un üslubuna, mezar taşlarını
barındıran bu kabristan, az ilerisindeki köyün eskiliğini,
köklülüğünü ve durmuş gibidir.
Köyün kendi
yaşlılarıyla beraber, aynı kökenden çıkma birkaç çevre köyün de
yaşlılarının verdiği bilgileri derleyen ve tarih kaynaklarında
yatmakta olan resmi bilgilerin ilk ele geçenlerini inceleten
köyün vaktı, burasının 16.yy ile 19.yy. ikinci yarısına kadar
geçen 400 yıllık bir zaman parçası içerisinde, Osmanlı
İmparatorluğunda gezginci olarak yaşayan aşiretleri yerleştirmek
için oluşturulan sayılı ilçelerden biri olduğunu
belgelemektedir. 1555 yılına ait bir vakıf belgesinde, "Kaza-i
Yörükan-i Taraklı Borlu" adı geçmekteymiş. 1833 yılına ait
cami-i şerif vakıf belgesinde ise köy, Göçen Beyler karyesi
olarak adlandırılıyor.
Köyün yaşlılarının
kendi cetlerinden duydukları efsaneye göre; Osmanlının
başlangıcı olan Kayı boyunun Karakeçili aşiretine bağlı olarak,
buraya yani, Safranbolu'nun Taraklı Borlu yöresine, geniş
aileleri ve hayvanları ile 3 kardeş gelmişler. Adları Hüseyin,
Hacı ve Davut. Bu geniş oba yerleşirken, büyük kardeş Hüseyin,
bu Yörük Karyesini kurmuş. Öbürleri de yine kendi adlarını
taşıyan "Hacılar Obası" ve "Davut Obası"nı kurmuşlar.
Devletin idari
çatısında, önce merkezi Kütahya olan ve Anadolu Beylerbeyine
bağlı olan Bolu sancağına bağlanmış, Yörük Köyü. Daha sonra Bolu
eyaletinin Viranşehir(Safranbolu) sancağına bağlanan bu Yörük
kazasına tabi, 15 tane divan, yani köy varmış.
Yörükler ve divanlar
halkının İmparatorluk kuruluşundan sonra sürekli olarak gönüllü
çeri oldukları ve daha sonra da Osmanlı ordusunda düzenli olarak
yer aldıkları hem biliniyor, hem de anlaşılıyor. Köyde halen
mülkleri olan ailelerin adları bunu açıkça gösteriyor: Sipahi,
Seymen(sekban), Cebeci, Odabaşı isimleri, bu doğrultudadır.
Bilindiği gibi Osmanlı ordusunun yaya nefer kısmı, devşirme
yeniçerilerden, altı kısmı ise, sipahi adı verilen, Anadolu
halkından oluşturulmuştur.
19. yy'ın ikinci
yarısında, özellikle II.Abdülhamit döneminde, Yıldız Sarayının
muhafız biriminde Karakeçili aşiretinin bireyleri yer aldığı,
hatta Sarayın dış binaları ve bahçeleri Arnavut ve Boşnak
kökenli muhafızların korumasına bırakılmışken, Hünkarın yattığı
binanın gece ve iç güvenliğinin, Karakeçili aşiretinden gelme
elemanlara emanet edildiği bilinmektedir.
Bu askerlik hizmetleri
dolayısı ile, bir dönem yeniçeriler yoluyla Bektaşilik dünya
görüşünün Yörük Köyünde bazı aileleri etkilediği, fakat 19 yy.
başlarında bu etkinin ortadan kalktığı, köydeki mezar taşlarının
incelenmesinden ortaya çıkıyor.
Uzun süre çevrenin
zengin tarımcılığı ve hayvancılığı ile geçinen köy halkı, 19.
yy'da belli mesleklerin de, aşağı yukarı tekel durumunda
işletmeciğini yapmakla ün kazanmıştır. Bunların başlıcaları, un
ticareti ile beraber, ekmekçilik, börekçilik ve simitçilik
piyasalarıdır. Bu mesleklerde ün kazanan ve para yapan kişiler,
kendi köylerini de imar etmişler ve yaşlılıklarında İstanbuldan
döndükleri zaman oturacakları, epeyce görkemli konutlar
yaptırmışlardı.
Bugün birkaç sayılı
sokaktan oluşan sessiz ve sakin köyü gezen ziyaretçi, bir sinema
dekoru gibi iki yanda yükselen bu binaları hayranlıkla seyreder.
Yapıların yüksek
tavanlı zemin katları, düzenle yontulmuş kesme taş bloklarla
örtülüdür. Yörük Köyü konaklarına diğer yerlerden farklı olarak
bir görken kazandıran bu kesme taş cephelerin, çevrenin ermeni
ve rum ustalarının da el emeğini içerdiğini, köyün yaşlıları
ifade ediyor. Taş katlarının üstü, ahşap kirişlerle bölünmüş ve
içleri bazen tok tuğlalarla, bazen kerpiçle doldurulmuş ve
üstleri kireçle sıvalı, tavanları geniş ahşap şahnişin ile çakma
olarak, geleneksel orta anadolu mimarisindedir. Bazı binalar,
barok altlıklı çıkma ve cumbalara da sahiptirler.
Bu yapıtlar bir yer,
İstanbul'da 19.yy'ın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşan batı
üsluplarından önceki binalar mevcuduna örnek olarak ta
sayılabilir.
Bir müslüman köyünün
aile dokusunun büyün gereklerini ve özelliklerini yansıtan bu
mimari, dışarı bakan dikdörtgen ve ahşap pencereleri ile, içerde
hayat, sofalar ve köşeden kapılı odalar düzeni ile, hemen hepsi
tahta işçiliğinin örneklerini taşıyan süs tavanları ile,
çevredeki geniş coğrafyanın bütün mimari özelliklerini sürdürür.
Birkaç konak, baş odalarında, 19. yy taşra evi süslemeciliğinin
renkli meyve ve çiçek dekorlarına sahiptir.
126 hanesinden 87'si
tarihsel kimliğini aynen sürdüren köy, son yıllardaki girişimler
ile kendisini dış dünyaya açmayı denemiş ve ilk planda köy
ninelerinin ürettiği halis baklavaları ile gözleme böreklerinin
sunulduğu bir mekan ve köy erkeklerinin çevre tarlalarda ilaçsız
olarak yetiştirdiği bitki, sebze ve meyvelerini değerlendiren
bir köy kileri açmıştır.
Köyden yetişmiş,
İstanbul'da ve Ankara'da oturan aydın kişilerin kurdukları,
"Yörük Köyü Kültür Mirasını Koruma, Tanıtma ve Dayanışma Vakfı",
bu girişimlerin öncüsü olarak, bağış yolu ile köyün en görkemli
yapısı olan Muratoğlu Konağı'nı edinmiş bulunuyor. |